|
Yakın yıllara kadar küçük çocukların çoğu ‘Büyüyünce
ne olacaksın?’ sorusuna, göğüslerini gere gere ‘Ben büyüyünce doktor
olacağım’ diye cevap verirlerdi.
Genç kızların hayâllerini de beyaz atlı bir prens
değil, beyaz gömlekli, gözlüklü bir doktor süslerdi bir zamanlar.
Onlar için bir doktorun karısı olmaktan daha güzel bir kısmet
düşünülemezdi.
Evde kalmış kızlar ise etraflarına ‘Beni ne doktorlar
istedi de varmadım’ diye güya hava basarlardı, sanki bin bir
pişmanlık içinde oldukları anlaşılmıyormuş gibi. Ama heyhat; o
günler çok gerilerde kaldı artık.
Artık ne çocuklar doktor olmak istiyorlar, ne de
kızların rüyasına girebilen beyaz gömlekli genç doktorlar var. Yaşı
geçmiş çirkin kızlar da hiç pişman değiller bir doktora
varmadıklarına.
Kızlarına doktor talip olduğunda babalar soruyorlar
yavrularına:
- Kızım seni doktora vereyim mi?
Kızın cevabını biliyorsunuz:
- İstemem babacığım, istemem.
Toplumun her alanındaki yozlaşmadan, tıp da nasibini
alıyor ve tüm dünyada kutsal meslek olarak bilinen doktorluğun
saygınlığı mum gibi her geçen gün hızla eriyor.
Sağlık ocaklarındaki pratisyen doktorlar da dahil
buna, üniversitelerde burunlarından kıl aldırmayan profesörler de,
Nişantaşı’nda lüks muayenehaneleri olan sosyete doktorları da.
Hasta ne istiyor?
Hasta, Türk filmlerinde ateşler içinde yanan fakir
balıkçının öksüz oğlu Ömercik’ i muayeneye gelen ‘Nubar Terziyan
tipi doktorlar’ arıyor.
İnternete, telefona, cep telefonuna gerek kalmadan
doktoruna kolayca ulaşmak istiyor. Hatta, çağrıldı mı gece yarısı da
olsa, sabahın körü de olsa nazlanmadan hemen evine, ayağına gelsin
istiyor.
Doktoru güler yüzlü, sevecen, kibar, babacan olsun
istiyor. Beyaz saçlı, gerdanlı, şişman ve özellikle de gözlüklü
olanları tercih ediyor.
Doktoruna her şeyini tüm ayrıntılarıyla anlatsın,
doktoru sözünü kesmesin, azarlamasın, paylamasın, sabırla dinlesin
istiyor.
Doktoru ceketli kravatlı, hatta mümkünse takım
elbiseli olsun istiyor; dövmeli, küpeli, atkuyruklu… olanlardan
hoşlanmıyor.
Hastalığının teşhisini kan tahlili, idrar tahlili,
endoskopi, film, ultrason, sintigrafi, tomografi… istemeden koysun
istiyor.
Hastalığının bir iki ilaçla iyi etmesini istiyor;
torba dolusu pahalı ilaç yazan doktorlara iyi gözle bakmıyor.
Doktoru muayeneden sonra alnını okşasın, elini
avuçları arasına alsın, moral verecek güzel sözler söylesin istiyor.
Muayeneden para falan da almasın istiyor.
Performanstan… bıçak parasından… söz edenlerden, kontrole
muayenehaneye çağıranlardan nefret ediyor.
Hatta fakir olanların ilaç parasını cebinden versin…
eşantiyon ilaçlar bıraksın istiyor.
Giderken de ‘Bir problem olursa gece demeyin, gündüz
demeyin beni mutlaka arayın’ demesini bekliyor.
Doktor ne bekliyor?
Doktorlar ise hastalarının şunları bilmelerini
istiyorlar sadece:
Altı yıl tıp
fakültesinde okuduğunu… karın tokluğuna 5-6 yıl asistanlık
yaptığını… bir yıl askerlik, iki yıl mecburi hizmeti kazasız belasız
atlattığını… haftanın birkaç günü nöbet tuttuğunu, ama ertesi gün
aynı şekilde çalışmaya devam ettiğini… bilgilerini geliştirmek ve
yenilemek için sürekli okuduğunu, uykusuz kaldığını… çocuklarıyla
bırakın oynamayı, onları sevmeye, hatta görmeye bile zaman
bulamadığını, anasını babasını ayda yılda bir ziyaret edebildiğini…
gazete okumaya, televizyon seyretmeye, maça gitmeye, parkta yürüyüş
yapmaya hasret kaldığını… karısının kendisiyle ilgilenmediği için
darılıp küstüğünü… geçim sıkıntısı çektiğini, çoğu zaman yorgun ve
moralsiz olduğunu… geceleri hastalarının rüyalarına girdiğini,
uykularının kaçtığını… onlarının bir an önce iyi olmalarının tek
amacı olduğunu… onu en mutlu eden şeyin hastaların gözlerindeki
minnet ifadesi olduğunu… hastalarının kendine inanması ve
güvenmesini… istiyor.
Ne dersiniz, hasta aradığı doktoru; doktor aradığı
hastayı bulabilecek mi sizce? |