İŞTE YAŞAMAK.. Ataol Behramoğlu

 

 

Eğer Tanrı, bir an için benim bir dolma kağıt bebek olduğumu unutup,  bana biraz daha ömür verse idi: Büyük bir ihtimalle tüm düşündüklerimi söylemezdim; ama tüm söylediklerimi düşünürdüm.

Daha az uyur, daha çok rüya görürdüm. Çünkü gözümüzü ne zaman bir dakika kapatsak, ışığı altmış saniye kaybederiz. Başkaları geri dururken, ben yürürdüm. Diğerleri uyurken, ben uyanık kalırdım. Başkaları konuşurken, ben dinlerdim.

Eğer Tanrı bana biraz daha ömür verseydi: Daha basit giyinirdim. Kendimi güneşe atar, sadece vücuduma değil, ruhuma da güneş banyosu yaptırırdım. Eğer bir yüreğim varsa, nefretimi buz üstüne yazar ve güneşin çıkmasını beklerdim. Yıldızlar üzerinde Van Gogh ile resim yapardım, bir Benedetti şiirini düşlerdim ve bir Serrat şarkısı ile aya serenat yapardım. Dikenlerinin acısını hissetmek için gülleri göz yaşlarımla sulardım, taç yapraklarını kızılca öperdim.

Tanrım, biraz daha ömrüm olsaydı... Tek günümü, sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi söylemeden geçirmezdim. Her kadını ve erkeği benim favorim olduklarına inandırırdım. Aşkın içinde aşkla yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu gösterirdim. Aksine, aşık olmayı durdurduklarında yaşlanacaklarını gösterirdim.

Bir çocuğa kanatlar verirdim. Ama uçmayı kendi başına öğrenmesi için onu rahat bırakırdım. Yaşlılara ölümün yaşla değil, unutmakla geldiğini öğretirdim. 

İnsanlar, sizden ne çok şey öğrendim. Gerçek mutluluğun zirveyi nasıl ölçtüğünüze bağlı olduğunu bilmeden, herkesin dağın zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğmuş bir bebeğin, o küçücük elleri ile babasının parmağını sıktığında, aslında babasını ebediyen kapana kıstırdığını öğrendim. Ancak bir insanı yerden yukarı kaldırmak için yardım ettiğinde birisine yukarıdan bakma hakkının olduğunu öğrendim. Sizden bir sürü şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerimi bir bavul içinde saklasa idim, hiçbir faydası olmayacaktı ve mutsuz ölecektim.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi. Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten. Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği. İnsan saatlerce gökyüzüne, denize, bir kuşa, bir çocuğa saatlerce bakabilir. Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır. Kopmaz kökler salmaktır oraya. Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını. Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara. Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi  dinleneceksin. İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine. Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle  dolarcasına. Insan balıklama dalmalı içine hayatın. Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına. Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar. Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın. Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu. Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın. Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle. Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı. Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına. Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı.  

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.